Latest Games

Talihsiz İyi Adam: Leo

Öyle bir şeyler yazma umuduyla oturup kalkınca fikirler havada uçuşuyor. Yazmak kolay değil ama yazmak bu ceremenin en kolay kısmı oluveriyor, görüntü netleşmeyince.

Ben böyle bir ileri bir geri odamın gıcırdayan ahşap zemininde yürüyorken arkadaşım Leo çaldı kapımı. Altın saçları arkaya doğru taranmış halde ve o muzip gülümsemesiyle başını uzattı önce kapımdan içeri. Sırtım kapıya dönük olduğundan ben de ona yan yan bakıyordum ve bu şekilde bi süre bekledik. Neden sonra hızla içeri girdi ve masama bir not bırakıp çıktı Leo; benden bahset.

Küçük bir el yazması not, kendisinden bahsetmemi istiyordu muzırca. Olurdu elbet, başım üstüneydi hatta. Vakit kaybetmeye gerek yoktu ve daktilom şakımaya, gözlerim ışıldamaya başladı.

*             *             *

74 yılının Kasım ayında açtı renkli gözlerini aslen Leo. İtalyan asıllı oluşunu en iyi ifade eden şey, şüphesiz adıydı. Daha öncede söylemiştim içten kafiyeli bir adı var diye. Söylemesi güzel yani; Leonardo di Caprio; talihsiz, iyi adam.

Filmografisi o kadar uzun o kadar kalabalık ki! 91 yılında başlamış ilk uzun metrajlı film serüvenine. İlk filminin adı Critters(Mahlûklar) 3. Çok hatırlamak istemediği bir film bana anlattığına göre. 93, 95 derken onu hatırladığımız ilk filmini çekmiş nihayet; Romeo-Juliet. Yıl 1996 Leo’nun gençlik yılları. Ona Titanic’in biletini uzatacak nefis bir performans. Bir Shakspeare klasiği, Leonardo’nun oyunculuğuyla klasiklerden bir klasik oluvermiş. 1 yıl sonra gösterime giren Titanik ise Akademi ödüllerinde En İyi Film ödülünü almışsa da Leo’nun kısmetine henüz bir şey düşmemiş.

2002 yılında Tom Hanks ile çekilen CatchMe If You Can(Sıkıysa Yakala), 2006 yılında Köstebek, 2010 yılında Inception(Başlangıç)ve aynı yıl vizyona giren Shutter Island(Zindan Adası), son olarak 2012 yılında vizyona giren Zincirsiz filmleriyle her biri birer başyapıt olan işlerin altına imza atan Leo; ne yazık ki 3 kez aday gösterildiği Oscar’ı evine götüremeyenlerden. Film eleştirmenleri Akademi jürisinin Leo’ya karşı bir tutum içerisinde olduklarını düşünüyor olsalar da, Leo ilk zamanlarda sahip olmak için oldukça hırslı olduğu Oscar için artık pek heveslenmiyor. Özellikle Başlangıç filminin gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında yerini almasıyla pek çok otorite tarafından ödülü alması beklenen Leo, henüz bir şey elde edebilmiş değil. Açıkçası Başlangıç filmindeki performansın üzerine nasıl çıkacağı da ayrı bir tartışma konusu. Kim bilir belki bir gün daha az çaba ve daha kötü bir oyunculukla bu ödülü alabilir! Şimdilik şanssız diyelim ve konuyu geçiştirelim. Zira kendisi bu konunun konuşulmasından epey rahatsız.


Hani sırf meraktan, güzel de bir araştırma olması niyetiyle Leonardo’nun Oscar alması beklenen yıllarda kimler bu ödülü almış bir bakalım.

İlk olarak 1997 Titanik’lebaşlayalım. Ne yazık ki bu yıl hiç de şanslı değilmiş. Aday bile gösterilmemiş. Ödülü ise Jack Nicholson, As Good as It Gets ile almış.

2002’deki Sıkıysa Yakalaetkileyici bir performanstı. Ancak Oscar için yeterli olmadığını anlayışla karşılıyor ve 2004’e geçiyorum. Bu yıl Leonardo’nun Göklerin Hakimi filmiyle aday gösterildiğini görüyoruz. Ödülü ise Jamie Foxx, Ray filmiyle almış.

2006’da bu kez Blood Diamondfilmiyle Oscar’a aday gösterilen Leo ödülü Forest Whitaker’ın The Last King of Scotland’daki performansına kaptırmış.

2010’da Zindan Adası ve Inception filmleriyle ödülü almasını beklediğimiz Leonardo, aday dahi gösterilmezken ödülü Colin Firth, The King’s Speech filmiyle almış.


Aslında son 10 yılda Akademi’ye aday gösterilen büyük isimler ödülü hep adaylar arasındaki en zayıf halka olarak görülen oyunculara kaptırmış durumda. Sadece Leonardo di Caprio değil, Brad Pitt, Johnny Depp ve Jim Carrey gibi daha pek çok tanınmış isim ödülü alabilme ümidiyle beklemede.

Henüz Oscar alamamışsa da elbette pek çok ödül sahibi bir isim Leonardo. Yeni performanslarını bekliyoruz adamım. Maybe one day, who knows?..




Remember the Titans


Sünger çekmek, temizlikte kullanılan bir tabir olabilirse de geçmişe sünger çekmek denilince algı değişiyor. Benim için geçmişe sünger çekmek olası bir durum değil. Hem nasıl olsun ki! İç bahçede öğrendik biz adam olmayı, uygun adımda sakız çiğnemeyi… Yaşlanmak bize göre değil.

Yine de eskiyor her şey gibi anılar. Eskiyor ve hatta pas tutuyor dört bir yanım. Senesini hatırlayamıyorum bu yüzden ama unutma diyor varlığı bana. Küstahlığa bak, “Remember the Titans”.

Sene olmuş 2 bin on 3, aklıma düşüyor unutma dendiği üzere. Aklımdan hiç çıkmadı değil ama sıcak bir sonbahar gününün yorgunluğuna misafir oldu bu Perşembe akşamında.

Onu öyle oturup anlatamam. Az biraz mevzuyu da bilmek gerekir aslında onu anlamak için. Benzer herhangi bir ayrımın kültürümüzde yer almadığı ve benim de cümleyi kurarken zorlandığım siyahlarla beyazların hikayesi anlatılan. Hiç uzatmayıp 'unutmayın' diye haykırsam ya hiç başlamadan.
*          *          *
Evimin salonunda bir Mali’li, adı Mamadou(Muhammed). Renk katıyor Fransızcası dünyamıza. Renk katıyor varlığı âlemimize. İngilizcesi yok, ne olmuş yani! Bizde de Fransızca yok. Hal böyle olunca, Mamadou ile ilişkimiz 3G hızına mahkûm oluyor. Fransızca bir sözlük sitesinin ifadelerimi çevirebildiği ölçüde anlaşıyoruz kendisiyle. Gramer yok, dil bilgisi yok! Zaman zaman kullanılan işaret dili ve onun gülümseyen yüzü var. Biz ezelden renk körüymüşüz onu anlıyorum bu hallerimizle.
*          *          *
Şuna bak elin birleşik devletlerinde sene bilmem kaç, siyahların okullara ilk kabul senesi, T.C. Williams(Titans) lise takımına seçilen Amerikan futbolu oyuncularının tabuları yıkması kolay değil. Koç inatçı, kibirli biraz da megaloman. Film inişli çıkışlı. Olaylar olaylar. Çok da fazla isim var ama çoğunu hatırlıyorum; Gary, Eve, Sunshine, Lastik, Bruce, Ray, Boone, Iolt…


Takımın yeni sezona hazırlanmadan önce aşması gereken tabular var. Askeri bir havada geçen kamp dönemi sonrası, birbiri ardına enteresan hadiselerin yaşandığı sezon şampiyonlukla noktalansa da, kaptanın trafik kazası sonucu felç olması ve filmin sonunda belirtildiği üzere yine bir trafik kazası sonucu vefat etmesi çok acı. Konusunu yaşanmış bir hikâyeden alıyor film ve oyuncular bizim asla anlayamayacağımız ırkçılık tatavasını aşarak takım ruhuyla mutlu sona ulaşıyorlar.


Bir anda düşüverdim filmin ortasına. Patır patır anlattım tüm olup biteni bir çırpıda ya. Siz bakmayın bana. Battaniye altında içimin ürperdiği sahnelerle dolu bu film. Anladığınız üzere uzun bir aradan sonra ikinci kez izledim filmi. Onlar her ne kadar Remember demişlerse de filmin çoğunu unutmuşum üstüne, dert değil. Bu gece Titanların gecesi. Çıkıp sahaya koşasım geldi inanın.(Fatih hoca modunda)

Aksiyon yok, dram yok, komedi yok, heyecan yok! Ama sanki oturmuş da Boone’dan şu hikayeyi hele bir başından anlat demişsiniz hissinde her şey. Size dokunuyor, size hissettiriyor ve ekran ‘The End’ yazdığında kibarca koltuğunuzdan kalkıyorsunuz. Yine bu aralar gerçekten bir şeyler izlemek düşüncesi hâsıl olmuşsa zihninize. E buyurun; Remember the Titans!
*          *          *

Mamadou uyuyor. Bonne nuit Mamadou.

Yeni Sezon Yeni Heyecan: PES 2014

Evet içinde bulunduğumuz hafta içerisinde PES 2014 piyasaya sürüldü(PC için) ve dün itibariyle de elimize ulaştı. Öncelikle belirtmeliyim ki oyun çıkmadan önce izlediğim teaserlar sebebiyle FIFA 14'ün daha iyi olacağı algısına kapılmıştım. PES 2014'ün ilk orijinal maç görüntülerini gördüğümde de bu sanı giderek kuvvet kazandı.


GENEL BAKIŞ

Oyunun ekran görüntüleri replaylerde 3D animasyon kalitesi sunsa da oyun esnasında çok da başarılı gelmedi bana. Özellikle formaların oyuncu hareketlerine bağlı olarak dalgalanması efekti tüm futbolcuları olduğundan daha şişman göstermiş. Üst kısımlar çok bol duruyor. Bu da, örneğin forması üzerine yapışık olarak görmeye alışık olduğumuz Robben'i olduğundan daha kısa ve şişman gösteriyor.

Oldum olası PES'de görselliğe önem vermişimdir. Bugüne kadar lisanssız takımları lisanslı hale getirmek için gösterdiğim çabayı yakın çevrem iyi bilir. Oyuna sayısız top, krampon, forma, logo ve lig eklemişliğim vardır. Dolayısıyla yine ilk incelediğim kısım bu oldu. Lisans olayı 2013'de olduğundan farksız. La Liga ve Serie A tamamen lisanslı, Premier League'de sadece Manchester United lisanslı vs. Türk takımlarından sadece Galatasaray var bu arada. Türkler demişken, milli takımlarda forması olan 5-6 ülkeden biri de Türkiye! İngiltere, Almanya, İspanya ve Türkiye Avrupa'dan lisanslı olan ülkeler. Ama maalesef Türk oyuncuların hiç birisi gerçeğe benzemiyor. Ve bu anlamsız. Aynı durum Galatasaray oyuncularında da geçerli. İstisnasız son 6-7 oyundur hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanan oyuncularımzdan Emre Belözoğlu, Sabri Sarıoğlu, Arda Turan, Hamit Altıntop ve son birkaç oyundur oldukça benzetilen Volkan Demirel bu oyunla birer müsvetteden ibaret. İnanılmaz kötü çalışmalar!!! Galatasaray'da yılların Melo'su, Selçuk İnan, Burak Yılmaz hem fiziksel olarak hem de görsel olarak gerçekten çok uzak. Enteresan biçimde Semih Kaya ve Sercan Yıldırım'ı benzetmeye çalışmış ama başarılı olamamışlar. Drogba ise o bıyıklarla Bruno Alves'i andırıyor.

Maç öncesi atmosfer başarılı. Stadyumlar (14 tane olsa da) yıkılıyor. Top ve krampon seçenekleri oldukça az ancak 2013'de olduğu gibi official patchlerle artacaktır.

"Oyunda birçok gereksiz ve güçsüz takım olduğunu da ekleyelim."


Yüksek Reputaion a sahip takımların oyuncularının oldukça başarılı çizimleri de mevcut elbette:


OYNANABİLİRLİK

PES 2014 için Fox Engine adından bir motor kullanılmış. Bu oyun motoru, oyunda her defasında farklı hareketler görmenizi mümkün kılıyor. Kafa toplarına çıkışlar, taç atışlarında bekletmeden oyuna sokma da cabası. Ancak advanced through ball ve advanced shot özellikleri, oyunu oldukça zorlaştırıyor. Çünkü bu iki özellik oyunu sol analogu da kullanarak oynamanızı gerektiriyor. Bu çok gereksiz ve zor. Bu iki özelliği personal data management bölümünden "Basic" yapmanız önerilir.

Oyunu keşfetmek için, "Performance Training" oynamanızı da ayrıca öneririm. Özellikle Training'in son bölümündeki videolar öğretici.

EMOTION

Oyunda top sürmeler, önceki sürümlere göre biraz daha iyi. Penaltı atışlarda 4 seçenek var(Güncellenmiş). Gol sevinçleri önceki senelerde belli bir sırayla 100 küsüre kadar gider, en sona birkaç yeni motion eklenerek işlem tamamlanırdı. Bu sene yanlış hatırlamıyorsam 101 sevinç var. Büyük bir kısmını tıraşlamışlar. Yeni gol sevinçleri elbette var. Aralara serpmişler. Güzel gol sevinçleri mevcut. Aklımda kalanlar 77 ve 59 numaralı gol sevinçleri. Gangam Style sevinci de mevcut bu arada. 

Serbest vuruşlarda bir kılavuz çizgisi çıkıyor. Bunu isterseniz kapatabiliyorsunuz. Kullanmakta fayda var diye düşünüyorum. Oyunda ayrıca her oyuncunun moral motivasyon seviyesi var. Hata yapınca bu seviye azalıyor, gol atınca ya da kurtarınca ya da güzel hareketler yapınca artıyor. Hazırlık maçlarında  bunun seviyesi maç öncesi ayarlanabiliyor ve daha çok Master Lig' i ilgilendiren bir özellik. Ayrıca motivasyon seviyesi yüksek olan oyuncu öz güvenli olur düşüncesiyle serbest vuruşlarda bu oyuncuların topa daha iyi falso vermesi sağlanmış. Aynı durum penaltı atışları için de geçerli. Penaltı demişken; kalecilerin penaltı atışlarındaki hareketleri oldukça başarılı. Penaltı atmak, özellik olarak kolay ama gol atma açısından oldukça zor. Zira topun auta çıkma durumu az ya da çok basmanızdan başka şeylere de bağlı!
Pirlo'nun tarihsel gelişimi :)

SONUÇ

Oyun başlangıçta kötü, zevksiz ve zor gelebilir. Ama oynadıkça kendinizi kısa sürede geliştirecek ve oyunu sevmeye başlayacaksınız. Oyunun görsel olarak birçok eksiği var ancak bunları meraklısıysanız editleyerek halledebilirsiniz. Benim en beğendiğim edit sitesi pesedit.com. Anasayfadan bloga girerseniz oyunun güncelleme çalışmalarının başladığını göreceksiniz. Şu an için bir PES 2014 güncellemesi yok. ''Coming Soon!'' diyor pesedit

PES 2014 söylendiğinden çok daha yüksek performans özellikleri gerektiriyor. Bilgisayarı kaldırmayan ya da PES 2014'ü beğenmeyenler yine pesedit.com dan PES 2013 için yayınlanan son güncellemeyi indirerek orijinal forma, logo ve kadrolarla oynamaya devam edebilir.  


NOT: Oyunda yağmurlu hava yok. Yapımcılar oyunla uğraşmaktan bu özelliğe vakit ayıramamışlar:) Yorum size kalmış. Yine de bana yıl içinde eklenir gibi geliyor.

Her Şeye Rağmen


Sen her şeye rağmen bir kız seversin; o, terk etmeyi seçer bir gün. Çare yoksa sen de terk edersin gidişlerin ardından ya da sen sır saklamayı seçensin. Kız sorar gidişiyle içten içe: Sır saklamayı sever misin diye. Oğlan cevap veremez. Başını belli belirsiz iki yana sallar belki. Kız umarsızdır. Oğlan çığlık atsa da neye yarardır. Ayıp olur belli ki. Sen her şeye rağmen işte böyle bir kız seversin, o terk etmeyi seçer, gider.

Yok dedim ya işte, çare yok azizim. Kaç sır saklayabilir ki insan böyle daha! Islak hallerine kaç kulp daha bulunabilir sevenin? Hem ıslaklığı alınınca ne kalır geriye gözden? Görebilir mi hem sahiden, aşk olmadan da görülebilir mi? Bin başı talihsiz, başında kuşlar da bin, adın da bin ve bi adam ki sahiden bir; özü bir, sözü bir ve de bin parça bir…

*          *          *

Bir kova makyaj boca edersin yıldızlarına da, yine de benzetemezsin hayallerini ona. Anmaz adın bile, yanından geçse selam vermez üstüne. Gidişin o gidiş olmuştur. Mavi Akdeniz akşamlarından, kızıl Ege rüzgârlarına adıyla geçmiş olsan da bir zamanlar; Akdeniz kurumuş, Ege hiç var olmamıştır.

Sen serseri olursun her şeyin sonunda. Kedilerle halleşip, kaldırımlar da uyursun belli ki. Soğuk terler akar şakaklarından. Bakkaldan bir kız çıkar, işte odur dersin. Otobüste, kütüphanede, şurada, burada hep o vardır. Sana bakmıyordur bile. Bir hayalin peşinden koşmak azizim, tam da âşıklara göre bir haldir bilesin. Deli olmaktır aslında bu, delirmek değil!

Güneş doğunca sokaklarına bu şehrin, siyah beyaz kalır tenim, nefesim. Ellerim siyah, parmaklarım siyah. Bir kömür karalığı vardır bende. Püskürür karalığımı ağzımdan dumanım. Püskürür ruhum karanlığını gecenin. Çiçekler açar pencere önlerinde. Gün doğmuştur azizim. Servise yetişme telaşıyla ilk otobüs kaçmıştır bile çoktan. Kediler pençelerinden arınmış ve bir ayaz inmiştir şehrime. Ben bir bahtı kara, eli kara, yüzü kara…

Ben bi deli çocuk, beni sevmek neye yarar!


Edebiyatın Türkçesi?

Edebiyat Türkçe'de ne anlama geliyor?

Kendime soruyorum bu kazık soruyu ve cevabım karmakarışık. Aslında net olmayan düşüncelerim değil, edebiyata bakış açım. Edebiyatın Türkçesi diyorum ve yorum katmadan ele almak istiyorum ama nafile. Edebiyattan ve aslında satırdan, kelimeden, mısradan anlamıyorum. Niyetim bir öz eleştiri yapmak değil oysa. Niyetim cevap bulmak sorularıma. Nedir bu edebiyat ve kimim ben?

Canım ülkemde her 9 kişinin 10'u şiir yazıyor ne güzel! Cümle yanlış mı oldu, bir bakayım; yo hayır doğru söylemişim, durum bu. Şair olmak kolay değil oysa. Şairim diyebilmek de... Peki şairlik bir meslek mi sahiden? Pasaporta yazılabilir mi mesela 'şair' diye. Ya da en azından geçinilebilir mi şair maaşıyla. Geçinen var mıdır şurada burada.

Edebiyata şiir üzerinden gider de, şairleri bütünüyle ele almak istersek eğer; dikkatimi çeken ilk şey hayatta olmayan şairler ne yazık ki! Hani bir söz var ya "değeri öldükten sonra anlaşıldı" diye, belki de bu söz topyekun şairler için söylenmiş kısa zaman önce. Vefakar bir dostun ağzından çıkmış, belli. Belli ki derin bir üzüntüyle kurmuş cümlesini üstelik. Baksanıza şöyle dünyanıza, yaşadığını bildiğiniz kaç şairin şiiri var ezberinizde. Yoksa siz Bedri Rahmi'yi yaşarken de tanıyanlardan mısınız? Yapmayın Allah aşkına. Biz bizeyiz şurada. Radyo programları şöyle dursun, şiir sevgiliye söylenen güzel birkaç dize bile değil mi hayatınızda?

Yok olmuyor böyle. Daktilomun sesi rahat vermiyor ürkek sokak sakinlerine. Şiir diye haykırmayacağım yüksek sesle bir daha, söz. Hem belki düz yazı daha okunası geliyordur hepimize. En azından hafta sonu eklerini, gezi yazılarını, blogları falan takip ediyoruzdur. Az okuyorsunuz deniliyorsa da hem, şurada burada derken toplasan çok okuyoruzdur da belki. Belki... Cevabını bilmediğim açmazlar araladım ne güzel! Düşünmek istedim sessizce. Neydi edebiyat dedim kendime; kendi kendime. 

Sonra karar verdim bu son paragrafla. Dedim ki sokak sakinlerime doğru fısıldayarak; ben edebiyatla geçinebilirdim de, edebiyat benle geçinemez ki azizim! Kimdik sahi biz, hem neydi bu edebiyat?

Hypervenom: A new breed of attack

Benim spor malzemelerine ve tasarımlarına olan ilgimi bilmeyen var mı? Varmışsa da öğrensin şu saatten sonra. İyi bir tasarım bilgin varsa yaklaş yamacıma. Konuşalım uzun uzun. Tasarımcı mısın bir de hiç durma aç muhabbeti. Yok tasarımdan anlamam ama güzel olanı söylerim diyorsan da fark yapmaz. Otur hele şöyle.

Samet bu sabah bilhassa spor malzemelerine karşı ciddi zaafım olduğunu ve fuzuli alışveriş yaptığımı söyledi. :) Samet blogun Olric’ i gibi oldu bu arada:) Her neyse… Haklı olabilir, doğrudur. Bu konuda savurgan değilim ama iyi bir şey gördüm mü affetmem.

Bu yazımızda ilk defa bir ürün inceleyeceğim. İnceleyeceğimiz ürün futbolla iyi kötü bir şekilde münasebeti olan herkesin varlığından haberdar olması gereken bir ürün; Nike Hypervenom: A new breed of attack.

Ürünün lansmanıyla başlayalım. Öncelikle şunu belirteyim; Nike bu ürünü çok önemsedi ve daha önce yapmadığı bir lansman konsepti hazırladı. Olayı hikâyeleştirip anlatacağım. Ürünümüz Nike’ ın son teknolojisi ile tasarlanan yeni bir krampon modeli…

LANSMAN

Lansman kısmını biraz detaylandıralım. Ürünün açılış lansmanı Neymar’la yapıldı. Buna göre ürün üzerinde bir çeşit geri sayım cihazı bulunan bir kutu ile Neymar’a teslim edilmişti. Lansman günü Neymar formasını tozluğunu giymiş zamanın dolmasını beklemekteydi ve çok heyecanlıydı. Nihayet kutunun açılmasına 10 saniye kalmıştı. Geri sayım sona erdiğinde üzerinde soğutucu fanların bulunduğu kutu otomatik olarak açıldı ve alt bölümde bulunan ayakkabı bir düzenek sayesinde kapağın yukarı hareketiyle birlikte yukarı çıktı ve kaboom!!! Neymar şaşkınlığını gizleyemiyordu. Çünkü bu şimdiye kadar üretilenlerin en iyisiydi. İlk olarak ülkesinde oynanacak Konfederasyon Kupasında deneyeceği bu ayakkabılar, bir krampondan fazlasıydı.


Ürün aynı kutu içerisinde Wayne Rooney, Lewandowski, Mario Gomez, Alexis Sanchez, Danny Welbeck’e de teslim edildi. Onlar kutunun açılışına Nike stüdyolarında değil evlerinin salonunda şahit olsalar da ayakkabı “yok bu kalsın benimkiler daha iyi” dedirtmeyecek türden bir tasarıma sahipti.



TASARIM

Ürün turuncunun bayağı kavuniçi dediğimiz tonu ile klasik siyah rengin kombinasyonu olacak biçimde iki temel renge sahip. Her çiftte iç kısmın topuk bölümüne gelen yerde kuru kafa logosu var ve bu ölümcül şutlar yani bi nevi bitirici vuruşlar anlamını taşıyor. Hypervenom’un sloganı olan A New Breed of Attack’ı Hücumun yeni yüzü ya da Hücuma yeni bir soluk olarak Türkçeleştirmek mümkün. Aslında söylenmek istenen hücum oyuncularının bitirici vuruşlarını geliştirmelerine olanak tanıyan bir krampondan bahsetmek.


Gelelim tasarımın en can alıcı noktasına. Ürünün skindediğimiz yüzey kısmı tamamen balköpüğü şeklinde girinti çıkıntılardan oluşuyor. Renksiz düşünüldüğünde Mercurial havası taşıyan Hypervenom, bu yüzey sayesinde de muadillerinden tamamen ayrılıyor. Bu dış yüzey topun falso almasını ve kramponun tüm noktalarıyla etkili dokunuşlar yapılabilmesine olanak tanıyor. Bağcıkların konumu ve bağcık ağının kısa olması ayakkabının ayağı daha iyi sarmasını ve yine topun krampona muhtemel temas noktalarında yabancı madde olmamasını sağlıyor. Yani ayak içi, ayak dışı ve ayaküstüyle yapılan vuruşlarda top bağcık bölümüne değil yine kramponun üstün teknoloji yüzeyine temas ediyor.


Topuk bölgesindeki ekstra destek ve ayak şekliyle muazzam uyumlu taban tasarımı kramponu vücudunuzun bir parçası gibi kullanmanıza olanak tanıyor. Çivisiz ağırlığı 182 gram olan Hypervenom ACC(All Condition Control) teknolojisinin de eklenmesiyle çok can yakacak bir model.


SATIŞ-PAZARLAMA

Nike Hypervenom’un satışı Türkiye’de henüz resmi olarak başlamadı. Tahmini başlangıç tarihi 1 Ağustos. Şu an ön sipariş alan mağazalar olduğunu biliyoruz. Fiyatı ise Mercurial’in sezon satış fiyatlarıyla aynı. Amerika’da da aynı fiyat aralığına sahipti. Türkiye’de biraz pahalı olabilir diye düşünüyordum ama şu an resmi satış rakamlarına göre 155TL den başlayarak tür ve kalitesine göre bu fiyatın katlandığını görüyoruz.


NEDEN HYPERVENOM?

Spor endüstrisi devingen bir sektör. 1 tam yıl dönemi içinde neredeyse her tertiala bir yeni model üretildiği ya da yeni bir teknoloji bulunduğu haberi geliyor. Dolayısıyla aslında piyasaya yeni çıkan her ürün bir öncekinden çok daha iyi özelliklere sahip oluyor. Hypervenom son dönemde Adidas’ı fena halde zora sokan Nike modellerinin en üst seviyesi. Üstelik bir değil birkaç ekstra özellikle karşımıza çıkan Hypervenom halı sahalarda fark yaratmayı çok tetiklemiyorsa da üstün özellikleri en azından bir denemeyi gerektiriyor.

Özellikler;

-Üstün falso

-Ani dönüş
-Hızlanma
-Tam kontrol
-Ekstra konfor
-Geniş top temas yüzeyi
-Ekstra ayak içi temiz temas yüzeyi
-Eşsiz tasarım


    SNEIJDER

    Son olarak şunu da ekleyelim. Krampon henüz satışa başlamadığı için sadece belirlenen futbolculara Nike tarafından teslim edildi. Ve bunların geneli forvet oyuncularıydı, yukarıda saydık. Ancak Galatasaray’ın İngiltere kampına Hypervenom’la katılan Sneijder, T. Alcantara’dan sonra bu ayakkabıyı deneyen 2. orta saha oyuncusu oldu. Ki bence Alcantara’dan daha önemli bir isimden bahsediyoruz. Burada şaşırtıcı olan hücum özellikli bir kramponun verildiği ilk oyuncular arasında bir orta saha oyuncusunun olması. Bu bir dip not, yorumu size kalmış. 

    İsyanım Var Bu Akşam!

    Neyin derdiyle vurur dalgalar böylesi kıyıya. Neyin kafası diyorlar ya hani; neyin kafasıylayım bu akşam?

    99 yarem var… Dermanım yok, üstü yok. Sonum yok benim, sevenim yok. Abuk hallerimle bir buket uzatıvermişliğim var bir tek. Sorunlu kalemimden çıkan kırık dökük harflerim var işte sana sunulan. Alfabem yok, dinleyenim yok. Üstü üstelik yok benim. Bir harmanım da 5 vakit, hasat da olmayınca kaldıranım yok benim.

    Toprağım abuk coğrafyalarda ya, suyum yok benim. Mevsim hep kış, baharım yok benim. Hazan rüzgârlarıyla yıkanan yüzümde takat, mecalim yok benim. Eksik bir cızırtı gibi derdinle kırık notalarda adım, çalan yok beni, adım yok benim. Kafamda milyon soruyla belki de, okur da okumazsa duyanım yok benim.

    Kim neyi nasıl anlatmış da ben nasıl anlamışsam öyle, bir diyenim yok benim.


    Neyin derdiyle vurur dalgalar böylesi kıyıya. Neyin kafası diyorlar ya hani; neyin kafasındasın bu akşam?
     
    Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
    Copyright © 2013. Android Market - All Rights Reserved
    Template Created by Creating Website Published by Mas Template
    Proudly powered by Blogger